Ana Sayfa Haberler 19 Eylül 2019 391 Görüntüleme

Bir köy öğretmeninin anıları

GENÇLİĞİMİN KİLOMETRE TAŞLARI

Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nin önemli tarih ve kültür şehri Erzurum’da 1941 yılında doğmuşum. Ailemin ilk erkek çocuğu olmam, o dönemler ataerkil bir yaşam biçimi olan ailemde ilgi odağı olmam yetmişti. Şehrin yerlisi olan ebeveynlerim mükemmellikten, yenilikten ve eğitimden yanaydılar. Çocuk yaşlarımda, spora çok ilgi duyan rahmetli babam, sporu çok sevmeme neden olmuştu. Bu yüzden Erzurum’da tamamladığım ilk, orta, lise ve üniversite öğrenimlerimde, okul başarılarına, öncelikle amatör küme takımlarında futbol oynayarak, kayak kayarak spor başarıları da ekliyordum.

Diğer yandan Erzurum Halkevi’nde sahnelenen tiyatro, folklor ve tüm müzik konserlerini ilgi ile izler, sosyal kimliğimi güçlendirirdim. Benden birkaç yaş büyük kuzenimle koyu bir Fenerbahçe taraftarı olup, pazar günleri oynanan lig maçlarını radyodan dinlerdik. Fenerbahçe ile birlikte gönlüme yerleştirdiğim, elbette ki şehrimin sembolü, gururu Erzurumspor’du.

Üniversite bittikten sonra teknik anlamda mesleki stajlarımı Kara Yolları, Devlet Su İşleri ve Erzurum Şeker Fabrikasında başarı ile tamamladıktan sonra sıra vatani göreve gelmişti. Yakın arkadaşlarımla birlikte askerliğimizi yedek subay öğretmen olarak yapmak için Erzurum Askerlik Şubesi’ne başvurduğumuz gün oldukça heyecanlıydık.

1968 yılı Temmuz ayında Bursa Valiliği’ne atamam yapıldığı haberini aldığım zaman büyük mutluluk yaşamıştım. Bir ilçenin köy ilkokulunda çalışacağımı bilmeme karşılık, şehrim Erzurum gibi onurlu bir tarihi ve kültürel geçmişe sahip Bursa’da görev almak benim için ayrı bir mutluluktu. Atamam Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Çaltılıbük Nahiyesi’nin Yukarıbalı Köyü’ne yapılmıştı. Tarih içinde yüzyıllardır büyük öneme sahip Bursa’yı gezmeden görev yerine gitmek olmazdı. Bir haftalık Bursa gezimiz boyunca Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma İslami eserler, şehrin kültür yüklü mimari dokusu ve eski Bursa evleri beni çok etkilemişti. Ülkemizde henüz betonlaşmanın başlamadığı o yıllar Bursa güzel enerjisi ile insanı kucaklayan bir şehirdi. Bursa’ya gidip, Uludağ’a çıkmamak olmazdı. Uludağ gezimizi de tamamladıktan sonra bize Mustafakemalpaşa yolu gözükmüştü.

Cumhuriyetten sonra üretken kimliği ile ortaya çıkan Mustafakemalpaşa canlı, şirin bir ilçeydi. Orada, atandığım köyde birlikte çalışacağım arkadaşım Sıtkı Sincan’ın babası ve ağabeyi ile tanıştım. Yörede sevilen, sayılan, herkes tarafından iyi tanınan bir ailenin oğlu ile görev yapacak olmam beni çok mutlu etmişti. Günlerden ilçenin pazarıydı. O gün pazara ürün getiren Yukarıbalı köylüleriyle tanıştım. Onlarla birlikte köye gitmeye karar verim. Önce acil ihtiyaçlarımı aldım. Bunlar arasında bir futbol, bir basketbol topu vardı. Köylülerle birlikte otobüsle Çiviliçam Köyü’ne vardık. Bu köyde muhtar Mustafa Demir ile Demirci Kamil Ustanın ilgi ve yakınlıklarıyla karşılaştım. Yıllar önce Artvin’den bu köye göç eden misafirperver insanlarla paylaştığımız güzel sohbet sonunda, asıl görev yapacağım köye gitmenin zamanı gelmişti. Köylüler, oraya orman içinden iki saat süren yaya yürümeyle ulaşabileceğimi belirtince yola koyulmuştuk. Sonunda yamaç bir alana kurulmuş köy görünmüştü. O yıllarda 120 haneli güzel, yeşil bir köydü. Köye adım atar atmaz genç kadın ve kızların ahşap yalaklarda pekmez yapmak için üzüm şırası çıkarma çalışmaları çok ilgimi çekmişti. Çok geçmeden öğretmen arkadaşım Sıtkı Sincan gelip beni karşıladı. Köye geldiğim ilk akşam bana hoş geldin diyenler arasında köy muhtarı ve köyün tanınmış kişileri vardı. Onlarla petrol lambası aydınlığında çeşitli konularda sohbet ettik. Tabi bu arada karşımıza önemli bir sorun çıkmıştı. Köyün ne okulu ne de öğretmen lojmanı yoktu.

Öncelikle kalacağımız bir ev temini gerekiyordu. Bu sorunun çözümü için köyün saygın isimlerinden Hacı Seyit Ahmet Bektaş, gelecekte evlendireceği oğlu için yaptırmış olduğu evi bize kiraya verdi. Benim daha sonraları ‘dayı’ dediğim bu yüce gönüllü insanı asla unutamayacağım. (Rahmetli olmuş. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.) O gecenin sabahında ilk ışıklarla yattığımız odanın penceresini açtığımda eşsiz güzellikte bir doğa ile karşılaştım. Kuş sesleri horoz seslerine karışıyor, yeni bir günün ve yeni bir hayatın tertemiz bir sayfası önümüze açılıyordu.

Doğu Anadolu Bölgesi’nin önemli bir tarih ve kültür şehrinin merkezinde doğup büyüdüğüm için doğanın içindeki hayatı köy hayatı ile yeni tanışıyordum. Belli oluyordu ki yolu ve elektriği olmayan bu köye alışmam biraz zaman alacaktı. Buradaki görevime başlangıçta önüme çıkan ilk engel köyde okul olmamasıydı. Eğitim-öğretim muhtarlık binasına bitişik tek odada sabahçı öğlenci olarak çift öğretim şeklinde gerçekleşiyordu. İlköğretim müdürü ile acil olarak okul binası için yaptığım görüşmeler iki yıllık görev sürem boyunca olumlu sonuçlanmadı. Okul yapımı maalesef ihale engeline takılmıştı.

Eylül ayında eğitim-öğretim yılının başlaması ile köy koşullarına ve çevreye giderek alışıyordum. Başlangıçta kızlarını okula göndermeyen ailelilerin ebeveynleri ile konuşarak ikna etmeye çalıştım ve oldukça da başarılı oldum.

Hafta sonu boş zamanlarımızı köyün gençleriyle oynadığımız futbol ve voleybol maçları dolduruyordu. Zaman zaman köylü arkadaşlarla ava giderdik. Civar köylerdeki öğretmen arkadaşlarımızla çeşitli yörelerin oyunlarını özellikle düğünlerde oynar, köylü kardeşlerimizin hayatına renk katmaya çalışırdık. O dönemler televizyon yayını olmadığından ve köyde her evde radyo bulunmadığından, kocaman pillerle çalışan AGA marka radyomuzla evimizin yemyeşil bahçesinde bulunan masa etrafında akşamları köylü dostlarımızla birlikte oturur, çay içer, haber saatlerinde memlekette ve dış dünyada olup bitenleri ilgi ile dinler, yorumlar yapardık. Radyo programları o dönemler kısıtlıydı. 24 saat yayın yapılmazdı. Futbol maçlarına olan tutkum, İstanbul Radyosu’nun hafta sonları yapılan canlı yayında Halit Kıvanç ve Orhan Ayhan’ın eşsiz anlatılarıyla daha da çoğalır. Lig maçlarının yayınını birlikte dinlediğimiz köydeki gençlerin kısıtlı yaşamına renk katardı.

Köyde düğünlerde gelinler baba evinden ilahiler okunarak çıkarılırdı. Oysa çevre köylerde düğünler çalgılı, eğlenceli oluyordu. Gençliğimin en umut dolu günlerinde Yukarıbalı Köyü bende oldukça derin izler bırakmıştı.  Yıllar yılı kendi onurlu kabukları içinde Marmara Bölgesi sınırları içindeki bir dağ köyünde medeniyetin sayısız imkânlarından uzak yaşayan bu insanların gönülleri kocaman, yabancıya saygılı, misafirperver yanlarıyla onlara yaşam anılarımda hep özel bir yer verip, onları asla unutmadım. O köyde askerlik ve öğretmenlik gibi iki kutsal görevimi tamamlarken, onların başta beslenme ve yaşam ihtiyaçlarının çoğunu kendi emekleriyle üretmeleri, çalışkanlıkları ve o dönemin koşulsuzluklarına razı olmaları gönlümde hepsini yüceltmişti.

Aile terbiyemden ve eğitim yaşamımdan benliğime yerleşen, vatan sevgisi, cumhuriyet aydınlığı, özellikle iki dönem eğitim-öğretim verdiğim oldukça zeki ve çalışkan öğrencilerimin ilkokuldan sonra mutlaka eğitim-öğretimlerine devam etmeleri konusunda duyduğum güçlü bir istekti. Talebelerime bu isteği çok işledim, umarım hedeflerine varmışlardır. Ben teknik dalda öğrenim görmüş yedek subay öğretmendim. Pedagojik formasyon eğitimi almadan öğretmenlik görevi yapmak bir vicdan ve fedakarlık ötesi işti. Bu erdemler sahip olduğum için oradan görev namusumun bana verdiği rahatlıkla ayrılıyordum.

Mustafakemalpaşa Yukarıbalı Köyü’nün değerli insanları ile eğitim verdiğim değerli öğrencilerim; Ben aydınlık ve umudu yüreğime doldurarak köyünüze geldim. Saçlarımın 22 yaş siyahıyla, ellerim ve ayaklarımın 22 yaş gücü ve gençliğiyle köyünüze geldim. Sayısız yaşam imkânlarından yoksun köyünüzde bana duyduğunuz sevgi saygı ile şehirli bir genç olarak her zaman anılarımda değerli bir çerçeve içinde sakladığım yaşam gerçeği oldunuz. Aile ocağına geri döndükten sonra bu kez Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı genç bir makine mühendisi olarak mesleğime başladım. Yıllar akıp gittikçe mesleki yaşamım boyunca da sorumlulukla, ahlaki değerlerle görevimi sürdürdüm. Meslek yaşamım boyunca ülkemizin gelişmesi doğrultusunda, işimin bana sunmuş olduğu sosyal ve kültürel çevre ile yaşadığım kentte saygın bir kimliğe ulaştım. Hayatın tüm insanlara sunduğu mutlulukları, hüzünleri ve kayıpları yaşadım. Tüm aileler gibi çocuklarıma iyi bir eğitim vermeye çalıştım. Mutlu bir evlilik yaptılar. Torunlarım oldu. Ama gelin görün ki 1963 yılındaki ilk görev yerim Anadolu’nun bilinmeyen köyü Yukarıbalı Köyü’nü ve oranın insanlarını, oradaki anılarımı hiç unutmadım.

Seneler sonra ulaşabildiğim kadarıyla oradaki birkaç dostumla görüşebildim. İlçe ile köyü bağlayan yol yapılmış. Köylülerin bazıları sahip oldukları araçlarla bu güzergâhta yolcu taşımacılığı yapıyormuş. Birkaç aile Bursa’ya göç etmiş. Köyün kızlarından bazıları Mustafakemalpaşa ve Bursa’ya gelin gitmiş. Bu haberler beni mutlu etmişti. Ama beni asıl duygulandıran ve bu anılarımı yazmama vesile olan Mustafakemalpaşalı öğretmen Rasim Balaban’dı. Çevreden edindiği bilgilerle cep telefonu numaramı bularak benimle haberleşen saygı değer öğretmen Rasim Balaban’ın insanlık ve vefa örneği davranışı 55 yıllık zaman dilimi içinde köydeki yaşanmışlıkları ve değişimi öğrenmeme neden oluyordu. Böylesi içtenlik ve insanlık örneğinden dolayı yaşam boyu kendisine şükran duyacağım bir kişi Rasim Balaban.

Hani derler ya;

‘Orda bir köy var uzakta,

O köy bizim köyümüzdür.’

Aradan geçen yıllar içinde Yukarıbalı Köyü’nde tanımış olduğum ve ebedi âleme göç etmiş tüm insanlara, yine o efsane köye emeği geçip bu dünyadan ayrılmış öğretmen arkadaşlarıma Allah’tan gani gani rahmet diliyorum. Anılarına hep saygı duyacağım. Bu vesile ile zaman ötesinde beni tanımış, tanımamış tüm Yukarıbalı Köyü halkına selam ve güzel dileklerimi iletiyorum.

Kendimi bildim bileli vefa, sadakat ve ahlakı kendine yakışan bir meziyet olarak kabul eden biri olarak, gençliğimin ilk kadim görevini yapmak için gittiğim Anadolu’nun uzak bir köyünün güzel insanlarıyla, sıladan uzak günlerimde onları çok iyi anlamış, sade ve alın teri dolu hayatlarında yıllar boyu saygı, sevgi bıraktığım gibi benim gönlümde de onlarla ilişkin hep insani değerler kaldı.

Akıp giden zaman içinde nasıl ki benim yaşamım da çok değişti ise orada da kuşaklar boyu çok şeyler değişmiş. Ebediyete göç edenler olmuş. Benim de kanımdan canımdan olanlar, hayatımdan ebedi aleme göçerken benden çok şey alıp götürdüler. Şimdi geçmişin güzel değerleri ve kaybettiklerimizin aziz hatıraları, hayatın en güzel anlamı. Bugün karşıma çıkan hayat tablosunda, öncelikle aile bireylerim, çocuklarım, torunlarım kaybettiklerimizin hüznünü biraz olsun hafifletirken, zamanın çok ötesine bakıp özlem dolu buruk bir gülümsemeyle ve gidenlere rahmet dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Hepsinin anılarına saygıyla…

 

Not: Ben de 25 Ağustos Pazar günü Yukarıbalı Köy gününe gittim. Yüksel öğretmenin öğrencileri eski Muhtar Ali Eren ile görüştüm. Öğretmenimiz Yüksel Yılmaz köyümüzde iki yıl görev yaptı. Ben de öğrencisi idim. Bizlerle beraber ders dışında futbol oynardı. Otobüsçülük yaparken köyü ziyarete geldi. Misafirimiz olmuştu.

1963 yılında kaldığı eve gittim. Evde şimdi Hüseyin Bektaş ikamet ediyor. Yüksel öğretmen bu evde ikamet etmiş, dediğimde evet iki yıl bu evde kaldı diye ifade etti. Hüseyin Bektaş’ın kızı damadı ve torunları ile söyleştik. Fotoğraf çektirdik.

O yıllarda yolu olmayan bir köyde görev yapmanın ne kadar zor olduğunu bilirsek öğretmenlik mesleğinin ne kadar onurlu olduğunu anlarız diye düşünüyorum.

 

Derleyen Rasim Balaban

Yorumlar